İki yüzyılı aşkın bir süredir Haydarpaşa Tren İstasyonu kıtalar arasında bir kapı görevi gördü—yolculukların başladığı ve bittiği, askerlerin savaşa çıktığı ve aşıkların yüksek tavanlar altında buluştuğu bir yer oldu. 1908 yılında Alman mimarlar Otto Ritter ve Helmut Conu tarafından inşa edilen istasyon, Kaiser Wilhelm II'den Sultan II. Abdülhamid'e bir hediye olarak Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasındaki büyüyen bağların sembolüydü. Boğaziçi'nin kenarındaki neoklasik cephesi, mimarisi kadar duygusal yankılarıyla da İstanbul'un en tanınmış simgelerinden biri haline geldi. Haydarpaşa, basit bir ulaşım merkezi olmanın ötesindeydi; hikayelerin sahnelendiği, gelişler ve gidişler arasında zamanın askıya alındığı bir yerdi. Türk nesilleri kömür dumanının kokusunu, anonsların yankısını ve mermer zeminlerdeki ayak seslerinin ritmini hatırlar. Burası, gezginlerin telaşı, bekleme salonlarının durağanlığı ve yeni bir yere bilet tutan çocukların kahkahaları arasında ulusun nabzının hissedilebildiği bir yerdi. Sinematik bir sembol olarak, nostalji, geçiş ve dönüşümün bir amblemi olarak sayısız Türk filminde yer aldı. 2010'da çatısına zarar veren bir yangının ardından istasyon restorasyona kapandı. Ancak ardından gelenler koruma değil, silinme oldu. Trenler geri dönmedi. Platformlar söküldü. İstasyonun kalp atışının yerini alan sessizlik büyüyen bir endişeye dönüştü, İstanbul halkı, gözde bir simgenin unutulmaya kayışını izlerken.
Önemli noktaları göster
Başlangıçta, istasyonun kapanışı gerekli bir dinlenme, binanın yenilenmesi ve altyapısının modernize edilmesi için bir fırsat olarak tanımlandı. Ancak yıllar geçtikçe anlatı değişti. İstasyonun orijinal işlevinden yoksun bir şekilde lüks bir otele, alışveriş kompleksine veya kültür merkezine dönüştürülme planları hakkında söylentiler ortaya çıktı. Raylar kaldırıldı. Demiryolu hatları azaltıldı. Çevredeki alan, tarihi bir bölgeden ziyade bir şantiyeye benzemeğe başladı. Birçok İstanbullu için bu bir ihanet gibi hissettirdi. Restorasyon vaadi istasyonun ruhunu görmezden gelen bir yeniden tasarıma dönüştü. Kentsel aktivistler, tarihçiler ve sıradan vatandaşlar protesto etmeye başladı, istasyonun basamaklarında oturma eylemleri, konserler ve mum ışığı nöbetleri düzenlediler. Mesajları netti: Haydarpaşa sadece bir bina değil—bir hafızadır. Trenler olmadan yeniden kullanımının anlamı kopar. Bu gerilim, İstanbul’da hızlı gelişimin sık sık mirasla çatıştığı daha geniş bir çatışmayı yansıtır. Gökdelenler, bir zamanlar bahçelerin bulunduğu yerde yükselir. Alışveriş merkezleri camilerin yerini alır. Modernleşme yarışında şehir benzersiz karakterini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Haydarpaşa'nın kaderi bu açmazı sembolize eder. İlerlemenin devamlılık pahasına gelmesi gerekip gerekmediği ve nostaljinin geleceğe dair planlarda bir yeri olup olmadığı sorusudur. İstasyonun dönüştürülmesi sadece mimari değil—kimlikle ilgilidir. Bu olayların provokasyonu, sadece değişimle ilgili değil, aynı zamanda insanın kendini evinde hissettiği şehirden kopartılmış hissetmesiyle ilgilidir.
Haydarpaşa üzerindeki tartışma mimarinin ötesine geçerek siyaseti kapsıyor. Türkiye'de kamusal alanlar sıklıkla kimlik üzerine yapılan rekabetçi vizyonlar için birer savaş alanı haline gelir. Osmanlı kökleri ve Avrupa tasarımı ile Haydarpaşa, birçok anlatının kesişim noktasında duruyor. İmparatorluk ihtişamını, cumhuriyetçi modernleşmeyi ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olan İstanbul'un kozmopolit doğasını çağrıştırıyor. Onu değiştirmek, anlattığı hikayeyi değiştirir. Eleştirmenler, hükümetin istasyonu ele alışının, kamusal mirası özelleştirme ve simge yapıların ticari varlıklara dönüştürülmesi eğilimini yansıttığını savunuyor. Yeniden gelişimi savunanlar ise istasyonun, geçerliliğini koruması için evrilmesi gerektiğini ve geçmişe duyulan nostaljinin yeniliği engellememesi gerektiğini iddia ediyor. Ancak bu argümanların ardında daha derin bir soru yatıyor: Bir şehir neyi hatırlayacağına kim karar verir? Haydarpaşa'nın dönüşümü, halkla çok az istişare edilerek gerçekleşti ve kentsel peyzajlarıyla ilgili kararların dışında bırakılanları kışkırttı. İstasyonun kapanışı ayrıca bölgeler arası demiryolu hatlarını da sekteye uğratarak Anadolu'da günlük yolcuları ve toplulukları etkiledi. Bağlantı sembolü olan şey, kopukluk sembolü haline geldi. Gezi Parkı'ndan Galata Limanı'na mekân siyaseti giderek daha fazla dozajlanan bir şehirde, Haydarpaşa, kimin İstanbulu ve hangi hikayeleri korumayı seçtiği konusunda başka bir kıvılcım noktası haline geldi. İstasyonun kaderi trenlerden daha fazlasını ifade ediyor—hafıza hakkı, mekan hakkı ve şehrimizin geleceğini şekillendirme hakkı ile ilgili.
Tepkilere rağmen, Haydarpaşa'nın geleceği hala belirsiz. Restorasyon çalışmaları devam ediyor ve yakın zamanda yapılan açıklamalara göre istasyonun bir kısmı müze veya kültürel bir mekân olarak yeniden açılabilir. Ancak binanın can damarı olan trenler hâlâ yok. Birçokları için mesele bu noktada düğümleniyor. Tren olmadan bir istasyon sadece bir yapıdır, işlevi olmadan bir miras sergisi. Ancak kamu tepkisi, hafızanın pasif olmadığını gösterdi. O direnir, organize olur, talep eder. Haydarpaşa'daki protestolar sanatçılar, müzisyenler, tarihçiler ve istasyonun soyutluğa kaymasına izin vermeyi reddeden ailelerle dikkat çekti. Çay ve şiir, müzik ve sessizlik getirerek mekânı zorla değil, varlıkla geri kazanıyorlar. Onların buluşmaları birer anma eylemleri, fakat aynı zamanda birer umut eylemi. Mirasın sadece koruma değil, katılım olduğunu öne sürüyorlar. Haydarpaşa eski ihtişamına asla kavuşmayabilir, ancak hikâyesi hâlâ yazılıyor. Ve bu hikâye artık unutmayı reddedenlerin seslerini de içeriyor. Sonuç olarak, istasyonun mirası mimarisinde veya işlevinde değil, bir şehri neyi değerli bulduğu, neyi hatırladığı ve neyi bırakmayı reddettiği konusunda ilham verme yeteneğinde yatıyor olabilir. Haydarpaşa'nın kaderi üzerindeki öfke, bir bina hakkında değil, İstanbul'un ruhu ve bazı mekânların yeniden amaçlandırılamayacak kadar kutsal, sessiz bırakılamayacak kadar saygıdeğer olduğuna dair inanç hakkındadır.
